9 Kasım 2011 Çarşamba

Türk Pasaportu

Türk ;Pasaportu, Burak Arlıel'in yönetmenliğini yaptığı 2011 yapımı "Türk Belgesel Filmi"dir.
Filmin ilk gösterimi Mayıs 2011'de "Cannes Film Festivali"nde yapılmış ve festivalde "Türklerin Schindler'i" olarak adlandırılmıştır. Türkiye premiyeri ise 18. Uluslararası Adana Altın Koza Film Festivali'nde yapıldı.

Belgeselde, II. Dünya Savaşı döneminde Avrupa'da pek çok kapı Musevilerin yüzüne kapanırken, farklı ülkelerde konsolosluklarda görev yapan Türk diplomatları nüfuzlarını kullanarak onlarca Musevi'yi soykırımın elinden kurtarması konu alınmıştır. Ya kamplardan, ya kamplara doğru yol alan trenlerden kurtarılan Museviler Türk diplomatların inisiyatifiyle vatandaşlığa geçirilip pasaport sahibi olmuş ve bu sayede Türkiye'ye yollanmışlardır.

Bu döneme tanıklık eden diplomat ve Musevilerin kendi anlatımlarıyla kurulan filmin hikayesi yazılı ve görsel tarihi belgelerle desteklenerek o dönem boyunca yaşananları bütün açıklığı ile ortaya koyma amacı gütmekte.

Reklamcılık sektöründe yönetmen olarak tanınan Burak Cem Arlıel'in iki senelik uzun bir çalışma sonucu ortaya koyduğu Türk Passaportu bir dönemin tarihine ışık tutması açısından ilgi çeken, önemli bir çalışma. Filmin yapımcılığını da üstlenen Güneş Çelikcan'ın okul bitirme projesi olarak hayat bulmuştur.

19 Ağustos 2011 Cuma

18. Adana Altın Koza Film Festivali Ulusal Öğrenci Yarışması

Bu yıl 17 - 25 Eylül tarihleri arasında 18. düzenlenecek olan Adana Altın koza Film Festivali'nin geçtiğimiz günlerde "Ulusal Öğrenci Filmleri Yarışması" ön değerlendirme sonuçları açıklandı.

Yarışmanın Ön Değerlendirme Kurulu şu isimlerden oluştu: Elif Ergezen (belgesel film yönetmeni), Deniz Yavuz (sinema yazarı), Selda Çiçek (sanat yönetmeni, yazar, yapımcı, yönetmen)

Eserler, Reis Çelik (yönetmen), Selen Uçer (oyuncu) Veli Kahraman (belgeselci – sanat yönetmeni), Murat Başol (animasyon) ve Zeynep Dadak (sinema yazarı)’dan oluşan jüri üyeleri tarafından değerlendirilecek.



Finalist filmler şöyle:

BELGESEL DALINDA SEÇİLENLER:
*Bir Avlu Bir Kent / Canan Altunbulak / Selçuk Ünv. / 28’35”
*Büyükaşık’lar / Nagihan Çakar / İstanbul Kültür Ünv. / 20’
*Direniş / Burak Koçak / Ankara Ünv. / 06’18”
*Karanfil / Sıla Özsoy / Akdeniz Üniv. / 21’30”
*Maviden Uzak Siyaha Yakın / Burak Aktürk & M.Yavuz Çakar / Kocaeli Ünv. / 20’38
*Toruk / Mustafa Çağlar İlim & Hasan Basri Özdemir / Erciyes Ünv. / 32’21”
*Urbangus / Aykut Alp Ersoy / İzmir Ekonomi Ünv. / 30’


CANLANDIRMA DALINDA SEÇİLENLER:
*Geri Dönüşüm / Ahmet Şerif Yıldırım / Anadolu Ünv. / 1’
*Gibi / Semih Vardar / Dumlupınar Ünv. / 3’
*Karşıt / Gökhan Cılam / Marmara Ünv. / 5’35”
*Morf / Eda Erdoğmuş, Remzi San, Egehan Demirel / Anadolu Ünv. 4’24”
*NETeeeKİM / Murat Sebah / İstanbul Kültür Ünv. / 5’20”
*Play / Davut Toy / Anadolu Ünv. / 2’
*Yersu / Utku Yavaşça, Mervnur Ülcan / Anadolu Ünv. / 4’46”

DENEYSEL DALDA SEÇİLENLER:
*Alethia / Duygu Karadan / Bahçeşehir Üniversitesi / 5’35
*Bu Sese Kulak Verelim / Veysel Cihan Hızar / Kültür Ünv. /02’30”
*Elma Suyu / Demet Öztürk / Selçuk Ünv. / 3’26”
*Eski Dünyaya Dair / Bilal Çakay / Mersin Ünv. / 5’43”
*Gregor Samsa’nın Korkuları / Serdar Gezer / Kadir Has Ünv. / 10’
*Grizu / Hüseyin Cem Karataş / Erciyes Üniversitesi / 2’53”
*Kırmızı / Burak Yedekçi / Ege Ünv. / 12’35”
*Leştirme / Abdullah Akçay / Selçuk Ünv. / 4’21”
*Postal / Abdülkerim Latifoğlu / Selçuk Ünv. / 1’20”
*Zamanadam / Tunca Yıldız / İstanbul Bilgi Ünv. / 09’50”


KURMACA DALINDA SEÇİLENLER:
*Adem’in Kuyusu / Veysel Cihan Hızar / İstanbul Kültür Ünv. / 18’30”
*Baydara “Edra”nın Kaderi / Can Eren / Bilgi Ünv. / 14’
*Beklerken / Burak Çevik & Kutay Denizler / Yeni Yüzyıl Ünv. / 8’
*Daraban / Abdurrahman Öner / Kültür Ünv. / 15’20”
*Dönmek / Kerem Altın / Ege Ünv. / 5’30”
*El emeği Göz Nuru / Şebnem Cömert / Mimar Sinan Ünv. / 10’32”
*Gerçek Bir Hikayeden Uyarlanmıştır / Kerem Keskin / İstanbul Bilgi Ünv. / 18’53”
*Metrekare Hayat / Bahadır Erturun / Ankara Ünv. / 5’11”
*Mülteci / Emrah Çam / Mersin Ünv. / 13’33”
*Süt / Ayşegül Şahinbozkır / İstanbul Bilgi Ünv. / 7’



Elma Suyu / Apple Juice (teaser)


Yazım, yönetim ve kurgusunu yaptığım "Elma Suyu"nda, yasağında suyunu çıkardığımız ve doğal olandan yapaylığa aşkımızı bile kurban verdiğimizden hicivsel bir yönle bahsedilmekte.

Filmin Görüntü Yönetmenliğini Begüm Özbek yaptı. Oyuncular Ceren Özmen (Havva) ve Enver Ertaş (Adem).

Elma Suyu, kurguda kullanılan 500 fotoğraftan oluşan stopmotion bir filmdir. (Çekimler sırasında 1040 adet fotoğraf çıkmasına rağmen kurguda işler değişti)

TEASER

video

3 Temmuz 2011 Pazar

The Cure - Lovesong

1989'da çıkardıkları "Disintegration" albümlerindeki kasvetli şarkı sözleri ve depresif yapı,grubun önceki tarzına dönüş olarak algılandı. Albüm İngiltere listelerine 3 numaradan girerek, grubun listelerde en yüksek sıraya oturan albümleri oldu. Yine bu albümden çıkan 3 single da (Lullaby,Lovesong ve Pictures of you) İngiltere top30 singles'a girdi. Amerikan listelerine 12 numaradan giren Disintegration inanılmayacak şekilde Amerika'da popüler oldu ve listelerde çok uzun süre kaldı. Bu albümden sadece Amerika için çıkardıkları single Fascination Street Amerikan Modern Rock listesinde 1 numara oldu ve yine aynı albümden çıkan Love Song Amerikan single listesinde 2 numaraya oturdu. 1992 yılı itibariyle albüm dünya çapında 3 milyonun üzerinde sattı.

Love Song 2004 yılında 311 grubu tarafından coverlarak "50 First Date (50 İlk Öpücük)" filminde soundtrack olarak kullanıldı.

Şimdi sizleri Love Song ile başbaşa bırakma vakti.



28 Haziran 2011 Salı

Büyük Usta: Suha Arın

“Türk Belgesel Sinemasının yüz akı” .. Adının önüne konan “Büyük Usta”, “Duayen” , “Pir” , “Emsalsiz” gibi sıfatlardan sonra Türkiye’nin ilk defa ev sahipliği yaptığı uluslararası 22.Dünya Mimarlık Kongresi tertip komitesi tarafından yapıldı bu tanımlama Suha Arın’a…

Türk Belgesel Sinemasının “Büyük Ustası” olarak kabul edilen Suha Arın, 40 yıl süren üretken meslek yaşamında, ulusal ve uluslararası ödüllere layık görülen otuzun üzerinde yapıta imza attı. Filmlerinde Anadolu kültürünün ve Türk toplumunun çağdaş ve geleneksel değerlerini, sosyal ve siyasal konularını işleyen Arın, belgesel yönetmenliğinin yanı sıra eğitimci kimliğe de sahipti.
Şubat 2004’te kaybettiğimiz büyük ustamızın ürettiği belgesel filmler, MTV stüdyosunda, kardeşi sayın Reha Arın sayesinde yeniden hayat buldu. DVD’leşen bu belgeseller 2005’te 22.Dünya Mimarlık Kongresi’nde gösterilmiş ve büyük beğeni toplamıştı.

Bende bu sebepten dolayı, Selçuk Üniversitesi İletişim Fakültesi Suha Arın Kısaca Film Atolyesi'nde yer almaktan büyük kıvanç duyuyorum. Büyük usta Suha Arın ekolünü devam ettirdiğimize inanıyorum

Kaynak: Beyazperde.com

23 Haziran 2011 Perşembe

The Boy in Striped Pyjamas / Çizgili Pijamalı Çocuk



Türkçesi “Çizgili Pijamalı Çocuk” olarak çevrilen 2008 ABD / İngiltere ortak yapımı filmin yönetmenliğini Mark Herman yapmış. John Boyne’un aynı adlı kitabından uyarlanan film 2. Dünya Savaşı’na farklı bir pencereden bakmış.

Film aslına bakarsanız artık sömürü haline gelen 2. Dünya Savaşını konu almakta. 2. Dünya Savaşı, Nazi Almanyası ve 8 yaşında bir çocuğun gözünden bütün olup bitenler anlatılıyor. İşte sömürü malzemesi olan konuda burada işler değişiyor. Çünkü işin içine çocuklar girince insanların içinden bütün parçalar kopuveriyor (Sanırım çocuklar çocuğumuzun en hassas noktası).

Gelelim filmin konusuna; Bruno (Asa Butterfield), 8 yaşında, cam gibi masmavi gözlere sahip, şirin mi şirin bir çocuktur. Arkadaşlarıyla sokaklarda “uçakçılık” oynar, çocuktur çünkü o daha. Annesi ev ve çocuklarıyla meşgul bir anne, babası Nazi Almanyası’nın en önemli askerlerinden, ablası ise oyuncak bebekleriyle ilgilenen biridir.

Bruno’yu üzen haber evlerinden taşınacak olmalarıdır. Çünkü arkadaşlarıyla görüşemeyecektir artık. Babasının işi nedeniyle Berlin’den uzakta bir kasabaya Auschwitz’e yerleşirler. Yeni evlerinde pek çok yardımcıları vardır. Ama içinde garip olanlarda vardır. Bunlar nedense “çizgili pijamalar” giymektedir.

Bruno’nun hiç arkadaşı yoktur yeni taşındıkları yerde. Odasının camından dışarı baktığında bir çiftlik görür. Çok mutlu olur buna çünkü çiftlikte yeni oyun arkadaşları bulacağını umar. Aslında yanılmazda, “sonsuz” bir arkadaş kazanır orada. Annesine bu çiftlikten bahsettiğin de oraya gitmemesiyle ilgili öğütler dinler. Ama çocuktur Bruno, oynamak ister. Bir gün yürüyüşe çıkar ve bu çiftliği keşfeder. Bruno aslında çocuk gibi görünen bir “kaşif”tir.

Çiftliğin tellerinin arkasında bir çocuk vardır. Onunla tanışır hemen. Çocuğun adı Shmuel’dir. Adı garip gelir Bruno’ya. Shmuel adını daha önce hiç duymadığından bahseder. Aslında adı pekte umrunda değildir çünkü o artık kendine bir arkadaş bulmuştur. “Sonsuz” arkadaştır.

Shmuel’in üzerinde de çizgili bir pijama vardır. Shmuel yahudidir, orası bir toplama kampıdır, ve bazı insanlar o kamp içinde “kaybolur”. Shmuel moloz yığınları taşır. Molozları döktüğü yerde kaptaki görevlilerden saklanır. Çünkü o daha çocuktur bu tip işler onun için değildir. Ama düdük sesiyle birlikte korkudan tekrar gider. Çünkü işin ucunda kötülük vardır.

İşte böyle bir hikaye örgüsüyle bağlıdır film. Bruno’nun gözünden anlatılan pek çok hadisede gözlerin deki su birikintilerine veya iç sızılarınıza hakim olamayacağınız bir film vaat edilmiştir bizlere. İnanılmaz bir oyunculuk, inanılmaz bir yönetim ve inanılmaz bir son. İçinizden lanet okuyan hallerinize asla şaşırmayın filmi izledikten sonra. Bunlar gerçekti ve bitmeden devam etmekte.

Filmde göze batan hadiselerden biri filmin tamamen İngiliz aksanının hakim olduğu bir İngilizce ile yapılmış olması. Zaten bu tarz filmlerde (Piyanist ve Schiller’in Listesi en büyük örnekler) niyeyse Almanya’da geçmesine rağmen herkes İngilizce konuşur. Açıkçası göze batıyor.

Oyunculuklar ise muhteşem. Final sahnesiyle özellikle annenin (Vera Farmiga) feryatları yürekleri daha da dağlayan cinstendi. Tek final sahnesi değil tabiî ki film boyunca çocukları üzerindeki şefkat dolu bakışları, iyi bir eş olma çabalarındaki başarısı takdire şayandı. Baba karakterine can veren David Thewlis asker karakteriyle sert bir duruş sergilese de baba olarak ne kadar yufka yürekli olup teraziyi nasıl dengede tutulacağını göstermiştir tüm

izleyenlere.

Shmuel i canlandıran Jack Scanlon sanki gerçekten o kampta yaşarmışçasına mağrur ve ürkek duruşunun yanında çocuk olmanın verdiği güzelliklere bizleri büyülemiştir. Shmuel çocuk, 8 yaşında küçücük bir çocuktur ama omuzlarından onun yaşının kaldıramayacağı (aslında koca koca insanların bile kaldıramadığı) bin ton yük vardır. Bu yükün altında kendine bir arkadaş bulmuştur hem de tellerin diğer tarafından. Korkak bakışları, kafasını kaldırıp gözlerinin içine bakamaması… bunlar onun çocukluğu değil elinden alınmışlıktır aslında. Onun cezasının, mahrumiyetinin sebebi onun bile tam olarak ne olduğunu bilmediği, kendi tercihi olmayan bir dine mensup olmaktır. Onun tercihi değildi hiç biri, o bilmiyor bile ne olup bittiğini. Sadece kendileri gibi çizgili pijama giymeyenlere itaat etmesi gerektiğini biliyor o kadar.

Ve Bruno, küçük dev adam Bruno. Kendi oyun dünyasında, hayal gücünde canlandırıyor her şeyi. Tarih kitapları yerine macera kitaplarını okumak istiyor. Yalan söyleyerek arkadaşını zor duruma sokmanın vicdanını duyacak kadar merhametli bir çocuk o. Evde tanımadığı hizmetli amcanın kendine yardım etmesi sonucu asıl mesleğinin doktorluk olduğunu öğrenmesiyle şaşkınlık yaşayan bir çocuk o. O kaşif olmayı istemektedir. Kaşifliğin ilk kuralı olan keşfe çıkmak istemiştir annesinden gizlice. Bruno da bütün bu savaş ortamında masum

iyetini kaybedenler kervanına istemeden de olsa katılmıştır. Tesadüf sonucu evine geldiğini öğrendiği Shmuel’e ikram ettiği çörek sonucu bunu gören askere “arkadaşını satarak” yalan söyler (nedenini kendi de anlamamıştır) ve arkadaşını o küçük yaşının umursanmadığı dayağı yemesine sebep olur. Vicdanla tanışır Bruno. Bruno babasını seviyordur. Yanlış bir şeyler olduğunu hissetmesine rağmen babasına olan sevgisini sorgulamaz. Belki de sevgisinin azalmasından korktuğu için bazı şeyleri sorgulamaz.

Filmde hiçbir ateşli silaha yer verilmeden savaşın anlatılması da ayrı bir güzel. Çocukların olduğu yerde silahlardan uzak bir görünüm. Şiddet kendini gösteriyor çoğu zaman ama bunları kör göze parmak etmekten kaçınıyorlar. Sadece o şiddete maruz kalmayan yüzlerinden anlayabiliyorsunuz acının boyutunu. Her 2. Dünya Savaşı Filmlerinde anlatıldığı gibi bu filmde de “benden olmayan çöptür ve bu çöpler yakılmalıdır” söylemi yapılmıştır. İnsanları çöp gibi yakanlar, acımasızca onlara işkence edenler, bunun akabinde ödüller ve bütün bunların başarı olarak atfedilmesi.(!)

Görüntüler sade ve vurucu işlenmiş. Fazla ve göze batan detaylarla süslenmemiş. Neyse o. Çocuk böyle görüyor bizde böyle işliyoruz. Bu onun dünyası ne de olsa. Son sahnede yağmur yağması ise (filmin büyüsü kaçmasın diye son sahnenin ne olduğunu söylemek istemiyorum) bana göre tam bir ironiydi. Annenin göz yaşları o yağmurlara karıştı, ablanın gözyaşları o yağmurlara karıştı, sert duruşlu asker babanın göz yaşlarını o yağmurlar kamufle etti. İçlerindeki ateşi yağmur dindiremedi.

Bu filme bakınca çocuklardır aslında büyüklere ders verenler. Öteki beriki demeden kurdukları

bağ. Çıkarları var elbette onların. Ama keşke her çıkar onlarınki gibi olsa. Sadece oyun arkadaşı bulmaktır istedikleri.

İzleyin izletin bu filmi herkese. Belki siz belki de yanınızdaki bir parça ders çıkarır kendine. Şuan bile pek çok yerde savaşlar devam etmekte. Ne için? Koca koca adamların işledikleri suçları neden çocuklar ödüyor. Masumiyetin simgesi çocuklar ne kötülük yaptılar da her felaketten en çok zararı onlar görür.

Kendimize cevaplamaktan korktuğumuz soruları çocuklara ödemekten kaçınalım…

İyi seyirler.

4 Şubat 2011 Cuma

Haftasonu: "Güzelim Tatil"

Tatille dolu güzel bir haftasonu bizi beklerken yapsak yapsak en ucuz olanından ne yapsak acaba.

Günlerden Cuma olmuş plan yapmanın tam zamanı diye düşünme vaktidir. Cumadır güzelim tatil habercisi (mübarek oluşunu bir kenara bırakırsak tabi). Gerçi hali hazırda okulların tatilde olması ayrı bir mevzu.

Haftasonu sabah uygun bir saatte uyanılır (bizler için genelde bu saat 09.00 olur). Güzelim uyku artık bölünmüştür, kalkma vakti. En illet olduğum şey tatillerde uyumak için o kadar zaman varken yine de erken kalkmak, göz yorgunluğuna aldırmadan erken kalkmaktır. Murphy Kanunları ne de olsa (bir ara bu kanunlardan da bahsetsem çok güzel olur)

Sabah kalktık mecburen (zaten kalkacaktık. Erken kalkan çok yol alırdır felsefemiz). Güzel bir kahvaltı bizi bekler. Günün ilk yemeği önemli olmalı. Mide o an bayramını yaşacayacak onu mahçup etmemek gerek. Ailecek mutfakta toplaşılır. Biri gider ekmek fırınından sıcak pideler alır, diğer fertlerden biri çayı demler, bir diğeri masayı hazırlarken diğer eleman da haftasonu kahvaltısına uygun şeyler hazırlar (örneğin sucuklu yumurta, kaşarlı patates, menemen vs..).

Koşturmacalar sonucu kahvaltı hazırlanır, beraberce güle oynaya sohbet ede ede kahvaltılar yapılır. Sonra… Ya sonra ne yapılacak? İşte tam burada devreye girerek haftasonu öncesi güzel film önerileriyle haftasonu faaliyet raporu sizlere.

Öncelikle sinemaya gitmek güzel bir faaliyet olur sizler için. Evden çıkar, biraz dolaşıp, hava almanızı da sağlar. Akdeniz bölgesinde yaşayanlar şanslı. Güzel güneşli bir haftasonu onları bekliyor. Neyse gelelim sinemalarda bu hafta neler var:

Biutiful

Meksikalı ünlü yönetmen Alejandro González Iñárritu’un yönettiği 21 Gram, Babil ve Paramparça Aşklar ve Köpekler den farklı olarak bir babanın “karşılaşmalar barındırmadan” hikayesi anlatılmakta. Filmin oyuncu kadrosunda ise her oyunculuğuyla insanları büyüleyen Javier Bardem (Uxbal) yer almakta. Hatta Alejandro González Iñárritu’un senaryoyu Bardem’i düşünerek karakteri yarattığı söylenmekte.

Biutiful, gösterildiği Cannes Film Festivali’nde jüriden tam not almıştı. Filmden kısaca bahsedecek olursak; Barcelona’da geçen hikayede, Oscar ödüllü aktör Javier Bardem Uxbal adında kanuna aykırı işleri yüzünden başı polisle derde giren bir adamı canlandırıyor. Biutiful, zorunlu olarak yaptığı yasadışı işlerle para kazanmaya çalışan sorunlu ama sadık ve duyarlı bie babanın hikayesi.

Baba olmayı, sevgiyi, suhsallığı, suçu, pişmanlığı ve ölümlülüğü, Barcelona’nın tehlikeli yer altı dünyasında dengelemeye çalışan Uxbal’ın hikayesini sinema perdesine taşıyan yapımda, parasını kazanmak için hiçbir kural tanımayan ve çocukları için yaptığı fedakarlıkların sınırı olmayan Uxbal’ın hikayesini izleyeceğiz.

Aşk Tesadüfleri Sever

Bu haftanın Türk Filmleri köşesinde ise Yahşi Batı ve Sınav filmlerinden tanıdığımız Ömer Faruk Sorak’ın yönettiği “Aşk Tesadüfleri Sever” filmi yer almakta. Filmin senaryosu Nuran Evren’e ait. Film pek çok ünlü ismi oyuncu kadrosunda görmekteyiz: Mehmet Günsür, Belçim Bilgin Erdoğan, Altan Erkekli, Yiğit Özşener, Ayda Aksel.

Aşk Tesadüfleri Sever, Çocukluk ve ilk gençlik yılları boyunca yolları Ankara’da kesişen ve 2010 yılında İstanbul’da tanışan Özgür (Mehmet Günsür) ve Deniz (Belçim Bilgin), kendilerini engellerle dolu aşk macerasının içinde bulurlar. Bir yandan da geri dönüşlerle onların geçmişlerini izlerken, diğer yandan da Türkiye’nin 70’li, 80’li, 90’lı ve 2000’li yıllarında gezerek, dönemin unutulmaya yüz tutmuş popüler kültür öğeleri, müzikleri, yaşam biçimleri Aşk Tesadüfleri Sever’in nostaljik yönünü tamamlıyor.

Aslında tam bir "14 Şubat" filmi olarak görülmekte, siz ne dersiniz? Film gösterime yeni girdi ama müzikleri şimdiden dillere düşmüş bile.

Kurtlar Vadisi: Filistin

Medehar-ı iftiharımız Polat Alemdarımız kimsenin hakkını kimseye yedirmez raconlarında Filistin’e de el attı. Birde oraların derin devletine aksiyonumla çözüm getireyim dedi. Gözünü sevdiğim Polat Alemdar breh breh breh kuş gibi uçar, arı gibi sokar, o cinstendir yani.

Bizim neyimiz eksikti; Amerikalılarda Rambo varsa bizde de Polat Abi mevcut. Hem onlar sadece kendi iç savaşlarıyla uğraşmışlar. Bizimki uluslar arası çalışıyor. Bakınız ki Filistine’e de el attı. Onlarda sadece bir Vietnam ısıtıp ısıtıp önümüze koydular. Allahtan 11 eylül de oldu ki (bu nasıl bir duadır, oldukça garip) senaristler bayram ett. Tek Amerikalılara değil bizim sektörü de oldukça olumlu etkiledi. Nitekim konu sıkıntısı(!) çeken güzel ülkemin güzel insanları bundan faydalandı. Bakınız ünlü author yönetmen Mahsun Kırmızıgül.

Kısaca bu filmde değinecek olursak; Şaşmaz’lar önderliğinde kotarılmaya çalışılan filmin yönetmeni Zafer Şaşmaz. Oyuncular (tabiî ki) Necati Şaşmaz, Gürkan Uygun.

Filmin konusu: Gazze’ye insani yardım malzemeleri götürmeye çalışan gemilere yapılan kanlı baskın üzerine Polat Alemdar ve arkadaşları Filistin’e gitmiştir. Yapılacaklar bellidir: Bu baskının askeri planlayıcısı ve yürütücüsü olan İsrailli komutan ele geçirilmelidir.
Filistinlilerle kurulan ilk temaslar sayesinde hedefine adım adım yaklaşmaya çalışan Polat Alemdar’ı bazı sürprizler beklemektedir. Hedeflerindeki kişi olan Moşe Ben Eliezer’in kural tanımaz gaddarlığı ve teknolojik imkânları işleri zorlaştırmaktadır. Polat, Moşe’ye ulaşmaya çalışırken, Filistin’de masum insanların nasıl öldürüldüklerini görür. Moşe, köyleri yıkmakta, çocukları öldürmekte ve Polat’a yardım eden herkesi hapse atmaktadır.
Ancak teknolojik imkânlar ve kural tanımazlık, Moşe’yi kurtarmaya yetmeyecektir.

Bunlar sinema alternatiflerinden bir kaçıydı. Zira haftanın yeni 2 filmi de Türk yapımı. Alt yazı sevmedikleri için sinemadan kaçan kesime duyurulur.

Birde evde sinema keyfi yaşamak isteyenlere alternatifler var. DVD keyfi en vazgeçilmezlerimizden oldu. Evde oturmak eş dostla bu keyfi yaşamak ayrı bir güzel. Haftasonu koşturmacalardan uzak şahane bir fikir denebilir. Birkaç film önerisi de sizler için.

Eyvah Eyvah 1’i izlemeyenler için işte bulunmaz fırsat. Ata Demirer’in yazıp başrollerinde oynadığı filmi Hakan Algül yönetti. Başrolde Demet Akbağ’ın da yer aldığı film gülmenin garantisini veriyor bizlere.

Filmin öyküsü; Hüseyin, Çanakkale’nin Geyikli Beldesi’nde ninesi ve dedesiyle yaşayan bir delikanlıdır. Hayatını müzisyenlik yaparak kazanan Hüseyin’in iki büyük aşkı vardır: Biri klarneti, diğeri de sağlık ocağında görevli hemşire Müjgan!
Tam Müjgan’la da, müzikle de hayatı mutlu mesut devam ederken, hiç beklemediği bir nedenle bir yolculuğa çıkması gerekir. Bu yolculuk başta Hüseyin olmak üzere etrafındaki bütün insanların hayatını değiştirecektir. Hatta İstanbul’da şarkıcılık yapan Firuze

Şimdiden iyi haftasonları herkese.

13 Kasım 2010 Cumartesi

New York'ta Beş Minare


Sinema kimsenin tekelinde olmayan ve olamayacak bir sanat dalı bana göre. Nitekim her eline kamera almış insanın da kendini yönetmen
zannederek ortalıklarda gezmesinden belli. 2010 yılında gösterime girmiş film sayısı 70 küsürlerde. Bu da bize tekelleşmeden uzak bir görünüm verebilir. Bu 70 küsür filmden kaç tanesini izledik veya kaç tanesinin adını duyduk, kaçına hayran baktık, kaçına lanet okuduk orası da ayrı bir konu. İşte burada devreye giriyor eline her kamera alanın yönetmenim
edalarında dolaşması.

Tekelleşme yok dedim ya, işi ne olursa olsun parası olanın film
çekebileceğidir aslında bu olgu. Paran varsa çook rahat çekersin. Ama bence artık para dışında lobinin de olması gerek. Lobin olsun ki daha ürünün ortada yokken bile senden bahsedilsin. Üründen öncede bahsedilmesi iyi reklam kötü reklam örneğini de bizlere sunabilir. Örneğin bir afiş yaptırırsın "Hollywood"tan bir grafikere al sana çifte reklam. Zaten lobin sayesinde bahsedilme oranının yüzdesi de çok artar.

Fazla geyiklemeden Mahsun Kırmızıgül'lü "New York'ta Beş Minare" dosyamıza gelelim. Mahsun Kırmızıgül ile ilgili günah çıkaracağım öncelikle. İlk filmi "Beyaz Melek"i izlemedim sinemada. Ön yargımdan dolayı izlemedim. Daha sonra DVD si çıktı oradan izledim. Sinemaya gidip izlememekle iyi bir iş yaptığıma kanaat getirdim. Ama ön yargımdan dolayı kendimi suçladım. Sonuçta bir emek dedim. Ardından 2009 yılında ikinci film "Güneşi Gördüm" vizyona girdi. Yine aynı ön yargıya sahiptim. İlk filmde gördüm çünkü olanları, aşağı yukarı tahmin edebiliyorum. Bir arkadaşımın ısrarlarıyla "Güneşi Gördüm"ü izlemeye sinemaya gittim. İzledik. Tamam çekimlerde bir değişiklik, bir güzellik olmuş ama konu derseniz çok derdi olan birinin "hepimiz kardeşiz" sloganı atması olmuş. Başım ağrıdı sinemadan çıkarken. O kadar karmaşık olmuş ki film. Bütün konuları iç içe işleyip kurtulmak istemiş adeta. Bir de işin tuhafı bu film ile birlikte "Mahsun Kırmızıgül-Yılmaz Güney" benzetmesinin yapılmasıydı. Komik bir benzetme. Yılmaz Güney sinemacılığı kavram kargaşası yaratmak değildir. Üçüncü filmde ise tamamen ön yargılarımdan arınmış bir haldeydim. Bu filme gitmeyi çok istedim. Reklam kurbanıydım belkide bilinmez ama daha çok adamın üçüncü filmi bunda artık 12'den vurmuştur dedim. Son filme uzun uzun değineceğim ama önce bir konusunu paylaşmak istiyorum: "Kırmızı bültenle aranan ve ismi fenomene dönüşen radikal dinci bir örgütün lideri Deccal kod adlı suçlunun Amerika’da yakalandığı bilgisi gelir. Teşkilatın en başarılı iki polisi Amerika’ya suçluyu teslim almaya giderler. Bundan sonrası kolay gibi görünür ama hiçbir şey göründüğü gibi değildir. İstanbul, New York, Bitlis üçgeninde geçen hikaye, yakın dönemin Türkiye’sini sorgularken, 11 Eylül sonrası Amerika ve dünyanın İslam ile olan
paranoyasının altını çizecektir."

Filmde yakın dönem Türkiye'sinin sorgulandığı söyleniyor ama ben bir sorgu göremiyoru
m. Ortada bir olay bile yok. Çoğu değinilen nokta içi boş verilmiş. Bence vurması gereken önemli noktaları es geçmiş, sığ sularda yüzmüş. Türkiye'nin yakın dönemine değiniyorsa o zaman şu da aklıma takılmadan edemiyor; Amerika ile böyle bir bağlantı kurmuşken Mahsun Kırmızıgül bildiğimiz ve Amerika ile bağlantısı olan bir cemaate mi mensup. Ki böyle melek gibi görünen bir karakter yarattı. Üstü kapalı değinmeye çalışıyorum çünkü filmde de vermiş konuşanların arabasına bomba konuluyor ve faili meçhul oluyor.

Filmin giriş sahnesine bakacak olursak, bir gazetecinin arabasının bombalanması ile film başlıyor. Sonra bu
patlama sadece "faili meçhul" oldu diye bir ya da iki sahnede değiniliyor. Anlam karmaşası daha ilk sahneden kendini gösteriyor. Madem bu kadar sığ kalacak filmin genelinde o zaman neden filminin giriş sahnesi olarak verdin sen bunu. Dakka bir gol bir derim ben buna. Daha ilk anlarda filmin bütününden kopmamı sağladı.

Filmde aranan, evine bir anda baskın yapılan, namaz kılarken tutuklanmaya ça
lışılan Hacı Gümüş (Haluk Bilginer) karakteri var. Adam Türkiye'de aranan azılı bir terörist, interpol kırmızı bülten çıkarmış hakkında, Amerika'da çok rahat bir şekilde yaşıyor, çok güzel bir evi ve karısı var (adam bu kadar dindar ama karısı hristiyan orasıda ayrı), evine bir anda baskın yapılıyor yaka paça tutuklanıyor. Ve daha sonra bunların bir aldatma olduğu anlaşılıyor. Nasıl yani? Bu kadar insan aldatılıyor mu? Kendisine ki bu adam böyle bir operasyon ile yakalanırken gerçek deccalın sadece yaka paça emniyete getirilişi var. E bu adam bu kadar büyük bir terörist ise ki olay bu terör eylemleri üzerine kurulu yakalanışı sadece böyle mi verilmeli. Beni rahatsız etti açıkçası. Çünkü Amerika'da bile olağanüstü bir operasyonla yakalanması planlanan biri sonunda böyle sıradan bir şekilde emniyete getirilmesi geçiştirilmiş bir sahne olduğu izlenimini verdi. Emniyeti zaten anlamış değilim. Tek kelime İngilizce bilmeyen adam nasıl oluyor da Amerika'ya yollanıyor. Bari bir kaç kelime İngilizce konuşsaydı.

Mahsun Kırmızıgül'ün 3 uzun metraj, pek çok klip ve dizilerden dolayı oyunculuk deneyimi bir hayli fazla.
Malum kendi filmini yönetmesiyle başroller hep onundur. Ama buna rağmen gayet amatör
duruşlar sergilemiş. İnanılmaz rahatsız edici bir ses tonuyla konuşma, pozlama duruşlar falan. Ses tonuna değinmişken, zorla böğürtü gibi çıkan bir ses olmuş. Buna rağmen Mustafa Sandal'ın oyunculuğunu beğendim. Üstelik ilk (Bay E hariç) uzun metrajı. Buna rağmen iyi bir oyunculuk çıkarmış. Haluk Bilginer'e zaten laf yok. Usta döktürmüş. Elinden gelenin en iyisini yapmış bu film için.

Danyy Glover'ın cami sahneleri de oldukça gereksiz olmuş. Yani bakın ben Glover'ı da filmimde oynattım, azcık daha fazla göstereyim demek amaçlı bir yerlere sokuşturuluvermiş. Bir de Hacı Gümüş karakterinin eşinin sürekli "Bunlar neden bizim başımıza geliyor. Haciii, hacii" diye ortalarda dolanması da rahatsız edici olmuş. Aslında bunlar klasik Amerikan filmlerinde olan haller. 11 Eylül'ün işlendiği söylenmiş filmde ama sadece müslümanlara duyulan nefrete yoğunlaşılmış. Bir polisin kardeşini kaybetmesi sonucu yaşadığı üzüntüyle tüm müslümanlara düşman ve başka bir polisin ayaküstü telkiniyle ikna oluyor. Hadi ordan canım sen kimi kandırıyorsun. Aslında tüm bu anlattıklarıma bakınca Mahsun Kırmızıgül'ün çok olaya değinme sevdası pek çok uzun uzun düşünülmesi gereken konuların nasıl üstünkörü işlendiğini gösteriyor. Tek olaya yoğunlaşsa bu kadar kalabalık bırakmasa ortalığı işlenme daha sağlıklı olacak, izleyicilerde memnun kalacak.

Hiç mi iyi sahneler yoktu derseniz elbette vardı. Ama bütün bir rahatsız edici görüntü ardından
bunlar çok da hatırda kalmıyor. Birini paylaşırsam zikir sahneleri iyi çekilmişti. Aslında rahatsız eden 2 sahne daha var ama henüz bunlara hazır değiliz.

Danny Glover gibi ünlü pek çok oyuncuyu barındırıyor film ama bence bu bile kurtaramamış. Belki de Mahsun Kırmızıgül'ün 3 filmi içinde en zayıf halka denebilir. En büyük hayalinin bu filmi çekmek olduğunu söyleyen Kırmızıgül'ün böyle bir hüsran çıkarmasına açıkçası üzüldüm. Film hakkında duyduğum "Çok güzel, adam aynı Amerikan filmi gibi çekmiş" yorumlarına ise inanamadım. Amerikan tarzı olunca film iyi mi oluyor sorarım sizlere. Bu başarı derecesi midir bir sinema filmi için. Sadece hüsran benim için. Ortada ele avuca s
ığacak bir hikaye bile bulamadım. Sadece bizleri bol aksiyonla harmanlayan görüntü zinciri gördüm karşımda o kadar. Demekki neymiş para ile film olmuyormuş (bkz: Ahmet Uluçay). Her şeye rağmen güzel reklam sonucu bolca konuşulan bir film oldu. İyi seyirler...


12 Eylül 2010 Pazar

Ses

"Yolculukları severim. Bir yerden başka bir yere gitmek her zaman yenilenmeyi getirdiğini düşünürüm. Ama bazı zamanlar yolculuklar beni ürkütür. Kaza bela derdinedir bu ürkme.

Bir keresinde ailecek toplandık ve bir yerlere gezmeye gitmiştik. Bulunduğumuz şehrin dışında bir yerlere. Bulunduğumuz yerde piknik te yaptık. Dönüş vakti geldiğinde içimden bir ses oyalanmamız ve o an yola çıkmamız gerektiğini söyleyip durdu. Bir huysuzluk çöktü üzerime annem tarafından “Hadi toparlanalım da yola çıkalım” lafını duyduğumda boğazımda bir düğümlenme oldu. Anlamlandıramadım nedenini ama sürekli gitmeyi geciktirmek adına bir şeylerle uğraşıyormuş gibi sürekli bir oyalanma hali devam etmekteydi.

En sonunda içimdeki ses ve boğazımdaki düğümlenme yok oldu. Bahanelerimin de ortadan kalkmasının ardından 10 dakika sonra eve dönmek üzere yola koyulduk. 15 km gittik gitmedik yolda bir kalabalık gördük. Belli ki kaza olmuştu. Babam arabayı kenara çekti, arabadan inip kalabalığın bulunduğu yere doğru ilerledik. Kaza başlı başına kötü bir şey. Kazada kaç kişi var ve ne olduğunu anlatmayacağım. Konuyla alakalı olan kısmı kazanın 10 dakika önce olması. Yani biz 10 dakika önce o yola çıksaydı o kazayı biz yapmış olacaktık. İçimdeki ses bizi bu kazadan kurtardı diyebilirim.”

Nasıl? Hikayem tanıdık geldi mi? Hayır ben bu hikayeyi yaşamadım. Ama içimdeki ses çoğu zaman harekettedir. Hikayeyi yazma gerekçeme gelirsek Uygar Şirin’in yazdığı Ümit Ünal’ın yönettiği “Ses” filmi. Film tam olarak olmasa da içimizdeki seslerle ilgili bir konudan yola çıkmış ve değişik bir üslupla anlatılmış.

Filmde anlatılanlar ise; Derya (Selma Ergeç) bir bankanın çağrı merkezinde çalışan ve annesi (Işık Yenersu) ile birlikte yaşayan biridir. Derya’nın rutin giden hayatı, gaipten duymaya başladığı bir sesin ortaya çıkması ile beraber altüst olur. Genç kız başlangıçta sesi duymazlıktan gelmeye çalışsa da ses kısa sürede hayatını kontrol etmeye başlar. Derya’dan işyerindeki patronu ve çocukluk arkadaşı Onur’u (Mehmet Günsür) takip etmesini isteyen ses, genç kızın hayatını giderek korkunçlaşan bir kabusa çevirir.

İçimizdeki seslerin kimi zaman bizi yönlendiği fikri filmde işlenmiş. Belki de geçmişten gelen bastırılmışlıklarımız, kendimizi sürekli susturma çabasının patlamasıdır içimizdeki ses. Ama bu sesin varlığına çoğumuz inanmaktayız. Tabi Derya’nın durumu biraz daha farklı. Ses, Derya’yı tamamen kontrolü altına alıp ona bir takım gerçekleri göstermeye çabalıyor. Bu gerçekler kimi zaman güzel kimi zaman korkutucu olabilir.

Klasik Ümit Ünal çizgisinden farklı bir film. Belki de senaryonun Ümit Ünal’a ait olmamasıyla alakalı olabilir. Tabi tamamen de aykırı değil. Açıkçası filmi beğendim. Filmde en beğendiğim şey kurgusu oldu. Kurguya baktığım da Çiçek Kahraman ismini görmem açıkçası beni şaşırtmadı. Hayali güzel yansıtmayı başarmış. Belki de filmde en başarılı bulduğum nokta kurgu oldu. Bir emek var ve görmezden gelinemeyecek güzellikte olmuş. Filmi anlatmadan ufak detayları hakkında bilgi vermemde bir sakınca olmaz. Derya’nın bir fotoğrafla ilgili gerçeği bulduğunda fotoğraftaki karakterlerin Derya’yı alkışlama fikri gayet güzel ve esprili olmuş.

Görüntü yönetimine baktığımda, kişileri yan yana gösterme gayretiyle görüntülerde aynalar gayet başarılı kullanılmış. Derya’nın annesiyle konuştuğu sahne de ayna üzerinden diyaloğu tek planda vermek izleyici yormuyor bile. Zekice düşünülmüş bir plan olmuş film içinde. En çok beğendiğim planlardan biri olduğunu söylemeden geçemeyeceğim.

Bazı sahneleri de açıkçası çok gereksiz buldum. Mesela “Süt Anne-Kapkaç” sahnesi. Ses saçma bir şekilde Derya’yı Onur’un süt annesine (Serra Yılmaz) yönlendiriyor. Amaç ne, hikayeyi ne derece etkiliyor. Açıkçası havada kalmış. Sadece hikayeyi çokta etkilemeyen bir detay olarak karşımıza çıkıyor. Ses Cahide dedi ve Derya’nın ona inanmasını sağladı o kadar. İlla bir inandırma çabasını kör göze parmak olarak vermek varsa zaten film içinde pek çok şey, özellikle son sahnelere doğru ispatlar nitelikte verilmiş.

Filmde Van Gog ile ilgili tam da ses konusu üzerine güzel bir hikaye anlatılıyor ve sonu da çarpıcı bir biçimde bağlamışlar. Güzel bir ironi oluşturmuş ama yapay kalmış. Daha inandırıcı olmasını beklerdim. Zaten pek çok yerde Selma Ergeç’in oyunculuğu teklemelere uğramış. Birkaç yerde oyundan koparabiliyor oyunculuk. Mehmet Günsür ise bildik oyunculuğuna devam etmiş. Esk

Kim bilir belki de içimizdeki ses değil de aslında bizidir. Sadece yüksek sesle söylemediklerimizi içimize hapsetmişizdir. İçten içe söylemek isteyip de çıkaramamışızdır. Sonrada bir volkan misali patlamaya yüz tutunca sığınak olarak “İçimizdeki Ses” yalanına sığınmışızdır.

2 Eylül 2010 Perşembe

Anestezi (Awake)

Bu film için pek çok yazı yazılabilir, pek çok söz söylenebilir... İyidir kötüdür eleştirilebilir ama bence ortak olunabilecek tek görüş: "Kesinlikle sevgiliyle izlenmemesi gereken bir film"dir. Ayrıca şu vecizeyi de çok rahat çıkarabiliriz filmden: "Ağlarsa anam ağlar gerisi kaplumbağalar".

Joby Harold'un ilk yönetmenlik denemesini yaptığı psikolojik gerilim yüklü film 2008 yılında gösterime girdi. Harold aynı zamanda filmin senaristi de -artık neyden etkilendiyse-. Başrollerini Hayden Christensen, Jessica Alba ve Terrence Howard paylaştığı filmin öyküsü ise: Clay (Hayden Christensen), geçirdiği açık kalp ameliyatı sırasında "anestezik farkındalık" adı verilen durumu yaşamaktadır. Yani olup bitenin tamamen farkında olacak şekilde uyanıktır, operasyonu tüm acısıyla hissedebiliyordur ama anestezinin etkisiyle vücudu hiçbir şeye tepki gösteremeyecek şekilde paralize olduğundan, ameliyat ekibinin bundan haberi yoktur. Clay, zihni içinde yolculuğa çıkar.

Gel gelelim ben neden "sevdicekle izlenmemesi gereken film" dedim. 2008 yılın da filmi izlerken zaten "Vay anasını bee. Artık kime güveneceğimizi şaşırdık" nidaları atmıştım. Bugün yazmaya sevk eden ise k
utsal bilgi ağı dolaylarında turlar iken "sevgiliyle izlenmemesi gereken filmler" başlığı oldu. Ayrıca gel gelelim ki kimsenin sevgisi de bir filme bağlı değildir. Zaten o insanla berabersen onu tanıyor ve güveniyorsunuzdur. Clay'da aynı şekilde düşünmüştü.

Lanet ve mendabur gözüyle bakılsa da bence gayet olası boyutta olan ve tüm kötülüklerimize rağmen bizi bağrına basan dünya da en çok güveneceğim insandan kazık yemek sanırım yaşanılası en kötü durumlardan
biridir. Filmde para uğruna Clay'ın civelek yari Sam (Jessica Alba) tarafından nasıl babalara g
etirildiği gayet gözüne bastıra bastıra ama bir o kadar da çaktırmadan anlatılmakta -İkisi aynı anda nasıl oluyor da oluyor
demeyin izlemeden. Gayet olmuş yani-. Clay, eli yüzü düzgün, zengin iyi aile çocuğu. Sam ise Clay'ın biricik melek anneciğinin yanında çalışan elemandır. Sam kızımızın gözünü nasıl bir para aşkı bürüdüyse hain bir planla Clay'ın paraları hacılamakla kalmayıp bir yandan da Clay'ı hakkın rahmetine kavuşturmayı hedeflemektedir. Ama bunlara seyirci kalmayan ve olayı çakan Clay'ın annesi hemen olaya parmak basar. Acı bir şekilde de olsa oğlunu elin kızına yedirmez ve belalardan kurtarır. Ana kalbi işte dayanamıyor. Bu arada, Clay anestezik farkındalık durumunda hüküm sürerken çok tuhaf hallere bürünür. Yani sizi duyuyor, biliyor, her şeyin farkında, uyuyor görünsede aslında uyanık ama anestezinin etkisiyle hareket edemiyor. Etrafındakiler bu farkındalığın farkında olmadıkları içinde rahat davranıyorlar. Zaten filmin sonunda Clay uyanınca uyanmış oluyor.

Bence gayet özgün bir tarafı var filmin. Hiç beklemediğin sırtından hançerlenme durumunu film farklı bir yoldan anlatmış bizlere. Hoş mu? Bence değil. Ama oluyordur muhakkak böyle durumlar. Filme 10/8 veririm açıkçası o da Hayden Christensen'ın güzel oyunculuğu için. DVD'de izlenilmesi gerekenler kategorisinde yer alıyor bence. Ama dediğim gibi sevdicekle izlemekten kaçının. Zira izledikten sonra filmin etkisinde kalırsanız ilişkiniz açısından gayet olumsuz bir durum ile karşı karşıya kalabilirsiniz.


Filmden önce fragmana bakmak iyidir. (Sinematurk'ten alıntıdır frragman):